Vintage ayakkabılar

19. YÜZYIL – İFFET VE TEKNOLOJİ

Doğa bize uzun boyu dikte edebilir, ancak neyse ki ayakkabı tasarımcısı da bu durumu manipüle edebilir. Bu durumun en bariz olduğu dönem, ayakkabıda topuğun ortadan kalktığı 1792 Fransız İhtilali zamanlarıdır. Bunun altında yatan sebep, dönemin siyasi görüşü ile aynı doğrultuda olarak, tüm insanların eşit yaratılmış olduğudur.

Topuklar ilk olarak 1810’larda, erkek ayakkabılarına dönüş yaptı. Pantolonlar ayakkabı altından geçen bir bant ile sabitleniyordu. Bu durumda ayakkabı topuğu, daha çok bandı yerinde tutmak için yapılmış bir eklentiydi.

1830’larda, ayakkabılarda kare burunlar moda olmaya başladı. Bu yıllarda, Fransa’da kadınların ipek kıyafetleri ve çocuk ayakkabıları, parça başına ücret ödenen işçilere yaptırılıyordu. Ayakkabı kalıpları dardı, ancak ayakkabılar hafif ve esnek olduğu için ayaklar yanlardan taşıp rahatlıyordu. Daha güçlü ve sabit yapılı deri ayakkabılar, ancak bir yerel ayakkabı yapımcısına sipariş verilerek yapılabiliyordu.

1850’lerde botlar kadınlar için bir gereksinim ve iffet sembolü haline geldi. Moda, yürürken sallanan çelik iskeletli, krinolin halka eteklerdi. Botlar kadının ayak bileğinin görünmesini engelleyerek, iffetinin korunmasına yardımcı oluyordu.

1840’lardan sonra, ayaklar görünmediği için gösterişsiz ayakkabıları moda yapan tam boy etekler moda oldu. Ancak o zaman bile renkli, nakışlı ayakkabılar yapılıyordu.

1850’lerde kısa topuklar ortaya çıktı, ancak bu tarz, 1870’lerde Viktorya tarzı kabarık ve dökümlü etekler ortaya çıkana kadar standart hale gelmedi. Yüksek topuk, kalçayı ortaya çıkararak kabarık ve dökümlü eteğin amacını tamamlıyordu. 1870’lerin ortalarında, kum saati şeklindeki Louis topuklar yaygındı.

1863’te ‘’Fenolon’’ tarzı fiyongun ayakkabı burunlarına kondurulmasıyla , 18. Yüzyıl tarzı fiyonk ve tokalar yeniden canlandı. 1870 ve 1880’lerde eteklerin ön taraflarının vücuda yaklaşmasıyla birlikte ayakkabı burunları görünür olarak öne çıktı. Bu da ayakkabılarda zımba ve nakışın, tasarımlarda da detayların artmasına neden oldu. Ayrıca, düğme kullanılan açılıp-kapanma mekanizmaları popüler oldu. Düğme kullanılan mekanizmalar, bağcık ya da kordon kullanılan mekanizmalardan daha yalın, ancak daha güzel görünümlü bir teknik olarak görüldü.

1880’lere gelindiğinde, ABD 20 yıldır geliştirdiği seri üretim teknolojisi ile ayakkabı üretimine başladı. Kalıp, kesim, dikiş ve boyutlandırma alanlarında yenilikler yapıldı. Bu da sağlam, modaya uygun ayakkabıların, butik üretimden çok daha ucuza yapılabilmesine olanak tanıdı.

Bu bir yandan bir çok insanın daha hesaplı yollardan kaliteli ayakkabılara ulaşmasına olanak sağlarken, diğer yandan da butik üreticilerin seçkin müşteri kitlesine ulaşmalarının yolunu açtı. Paris merkezli Francois Pinet,  önemli butik üreticilerin ilki olarak bilinir. Onun ürettiği pahalı sipariş üzerine üretim botlar ve ayakkabılar, Worth ya da Redfern elbiseler için mükemmel bir süsleme olmasının yanında, kaliteli yapıları ve ayağa uyumları ile öne çıkıyorlardı.

Yüzyılın sonlarına gelindiğinde, botlar ve çizmeler günlük hayatı ele geçirmişti. Aktif kadının gereksinimlerini karşılamak için değişik tarzlar ortaya çıktı. Kanvas gödeli, lastik tabanlı ayakkabılar ve düşük topuklu deri botlar bunlardan bir kaçıydı. Bu tarzların ortaya çıkış nedeni, çimen üzerinde oynanan oyunlara katılmayı isteyen ve/veya bisiklet süren kadınlar idi.

20. YÜZYIL – AYAKKABI ORTAYA ÇIKIYOR

1914’te, etek boyları kısalmaya, hatta zaman zaman ayak bileklerini göstermeye başladı. Bazı istisnalar hariç, botların ve çizmelerin akşam kıyafetlerinde kullanımı azaldı. Bu “bazı” istisnalar, dekoratif kesimli ve çizgi süslemeli ‘’Yunan’’, ya da ‘’Tango’’ botlarıydı.

Tutuculuk sebebiyle, botlar ve çizmeler 1920’lerin ortalarına kadar popülerliklerini sürdürdü. Sonlarını getiren, etek boyunun kaval kemiği ortalarına çıkmasıydı. Böyle bir etekle çizme giymek, eteğin alt sınırı ile çizmenin üstü arasında zor bir birleşim ortaya çıkarıyordu. Alt bacağın formunu ortaya çıkartmak için yapılabilecek tek şey, ayakkabı giyilmesiydi! Bu noktada botlar ve çizmeler 1960’lara kadar neredeyse ortadan kalktı.

İronik olarak, 1920’lerden 1960’lara kadar kadınlar özgürleşme yolunda büyük adımlar atarken, ayakkabıların önemi azaldı. Artık tamamen görünür durumda olan ayakkabı, moda gardrobunun önemli bir parçası olmuştu. Ayakkabılar, canlı renklerde deri ve dekoratif malzemelerden yapılır olmuştu. Yüksek topuklar baldır kasını(kalf) daha gergin hale getirip, ayak bileğini daha ince göstererek forma katkıda bulunuyordu. 1920’lerin sonlarında ayak üstü bantların kullanımı çok azaldı. Nedeni ayakkabının boyunu daha kısa göstermeleriydi.

Uzun zamandır ortalarda gözükmeyen klasik sandalet, 1930’ların başında plaj ve gece kıyafetlerinin tamamlayıcısı olarak yeniden ortaya çıktı. Yüksek topuklu ayakkabılar, düz tabanlı sandaletlere iyi bir alternatif olarak sportif görünüşü tamamladı ve çift renkli ayakkabılar yaz sezonları için kullanıldı. 1939’da, açık burunlu, arkadan bantlı stiletto ilk defa ortaya çıktı. Bu tarz moda çevreleri tarafından çok eleştirildi, çünkü modifiye edilmiş ayakkabı burunları ve çorap topukları bu stilde çok güzel gözükmüyordu.

1930’larda, başta Henry Rayne ve Andre Perugia olmak üzere, sayısız tasarımcı piyasaya giriş yaptı. Kendi isimleri altında koleksiyonlar hazırladılar ve ayrıca kişiye özel üretim yaptılar.

1937’de, İtalyan tasarımcı Ferragamo İtalyan Rönesans’ından esinlenip Chopine ayakkabılara-yüksek platform- dönüş yaptı. Faşist İtalya’nın, Etiyopya ile savaşta olduğundan malzeme sıkıntısı vardı ve Ferragamo alternatif malzemelere yöneldi. Tabanlar için mantar ve ahşap kullandı ve bantlar için selofan gibi yeni malzemeler tercih etti. Bir yenilik olarak kabul gören bu değişimlere, daha sonra tüm Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı zamanlarında ihtiyacı olacaktı.

1941’de, Kuzey Amerika’da platform tabanlar ortaya çıktı. Bu tabanlar, kadının boyunu uzatıyor ve, yüksek omuzlu kıyafetler ile kullanıldığında, ona heybetli bir hava veriyordu. Bu tarz, erkeklerin savaşta, kadınların evde olduğu döneme uygun geldi. Aynı zamanlarda, platform topuklar da popüler oldu. Bu tarz topuklar boyu uzatmakla kalmıyor, aynı zamanda düz tabanların sağlamlığını da sunuyordu. Savaşın sonlarında, platform tabanlar 8-10cm. kalınlığa ulaştı. Fakat bu tarz, zaten uzun boylu olan ve minyon görünmek isteyen kadınlar gibi, bazı kadınlar tarafından beğenilmedi.

Bağcıklı, sağlam yapılı oksfordlar karneyle dağıtılıyor fakat iyi bakımla yıllarca dayanıyordu. Aynı şekilde, dayanıklı Küba tarzı topuklu stilettolar da savaş yılları için tercih edilen seçeneklerdendi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ayakkabı modası, aynı giyim modası gibi, tek bir görünüme ve tarza sığmadı. Bir çok farklı tasarımcı, toplumun gün içi, sosyalleşme, iş, güzel görünüm gibi farklı alanlardaki ihtiyaçlarını farklı tarzlar ile karşıladılar.

‘’Ergen’’ terimi gene bu dönemde, toplumda eşsiz bir sınıf olarak ortaya çıktı. Ayrıca, Parisli entelektüellerden İngiliz sokak serserilerine kadar, bir anti-moda sınıfı oluştu.

Dior’un 1947 tarihli ‘’Yeni bakış’’ koleksiyonu, daha yumuşak ve kadınsı bir havanın gelişinin müjdeleyecisiydi. Büyük platform tabanlı ayakkabılar yavaş yavaş yüksek topuklu stilettolarla yer değiştiriyordu. Bu sefer tarz, süslemeden çok, mimariye göre şekilleniyordu. 1950’lerde, özellikle Avrupa’da, 1954’te İtalyan stiletto topukların sergilenmeye başlanmasıyla beraber, stilettolar ve sandaletlerin topuğu giderek inceldi. 1957’de, puantiyeli burun, stiletto topukla birlikte kullanıldı. Bu yaklaşım ayağın daha güzel görünmesini sağladı ancak rahatını bozdu. Roger Vivier ve Beth Levine gibi tasarımcılar bu tarza en çok atıf yapanlar arasındaydı.

Fakat, stilettonun pratiklik sorunu vardı. Stilettoyla araç kullanmak zor, mazgal üzerinden geçmek ise tehlikeliydi. Tabii, stiletto giyenin can yaktığını da belirtelim. Erkekler, özellikle dans pistinde, tüm ayakkabı tarihi içinde en çok korktukları zamanları yaşıyorlardı. Müze küratörleri bu ayakkabıların silah benzeri topuk uçlarının sergi zeminlerini ne hale getirdiğini gördükçe intihara meylettiler. En kötüsü de, galoş üreticileri bu ayakkabıların daha ilk giyişte delmediği bir ürün geliştirememeleriydi.

Bir çok tasarımcı, Charles Jourdan ve Pierre Cardin dahil, bot-çizme tasarımıyla oynadı. Fakat bot-çizmenin geri dönüşü 1964’te Courreges’ye atfedilir. Bot-çizme, o zamanın ayakkabısı için devrimsel bir antitezdi. Kare burunlu, ince topuklu, tam bileğin üzerinde biten bot, genç kuşak tarafından kabul gördü. Ayakkabılarda yeni bir silüet sahibi oldu, ancak eski tarzdan yapılan bu geçiş yavaş gerçekleşti. Daha olgun kadınların nokta burunlu stilettoyu tercih etmelerine karşın 1967’de alçak topuk popüler hale geldi.

1970 itibariyle, alçak topuk tekrar yükselişteydi. Topuklar ya kalın kare şekilli, ya da yüksek ve düzdü. Yüzyıl içinde ayakkabı burunları giderek yuvarlaklaşarak badem formunu aldı. 1971’de dolgu topuklar ve platform tabanlar seçenek olarak döndüler. Bu defa uzatılmış boylarından güç alan özgürleşmiş kadınların favorileriydiler. Platform tabanların popülariteleri 1974’te zirveye ulaştı, daha sonra düşüşe geçti ve 1980’de tamamen bitti. Diz boyu çizmeler 1970-80 arası elbise dolaplarının aranılan parçaları oldu. 70’lere parlak viniller ile başlandı, 80’lere gelindiğinde doğal renkte derilere ve süetlere dönüldü.

1960’lardaki Hippie hareketi ayakkabılara yeni bir görünüm kazandırdı. ‘’Doğaya dönüş’’ sloganı ile başlayan bu etki basit sandaletlerle başladı, topuksuz oksfordları ve spor ayakkabıları içine alan ‘’sağlıklı’’ tarzların popüler hale gelmesi ile devam etti. 1970’lerin sonlarında artık oksimoron bir giyim tarzı gelişmişti. Bir kadın gündüz ofiste Anne Kelso’nun topuksuz ‘’Earth’’ ayakkabılarını giyebiliyor, gece dışarı çıkarken ise bir çift bantlı, sivri topuklu Maude Frizon sandalet tercih edebiliyordu.

1980’lerde, Andres Pfister gibi tasarımcıların koleksiyonlarında renk ve yüzey süslemeleri yoğun şekilde kullanılıyordu. Stiletto topuk, onunla aynı derecede moda olan başka topukların da kullanılması kaydıyla, geri döndü. Düşük eğimli ve ters üçgen topuklar bunlardan bir kaçıydı. Kovboy ve Cossack çizmeleri gibi yerel tarzlarda şık, diz boyu çizmelerin yanında yer buluyordu.

1990’larda bir diriliş yaşandı. 1960’ların alçak, kare topukları, John Fluevog’un tasarımlarında olduğu gibi, 1970’lerin platform topuklarının yanında sunuluyordu. Ayrıca, Stuart Weitzman ve Peter Fox gibi tasarımcılar 1920’lerin kıvrımlı kum saati topuklarını geri getiriyorlardı. Rahat şıklık, Patrick Cox’un Hush Puppy süet loaferını canlandırması ile geri döndü. Bağcıklı fetiş botlar gibi alt kültür tarzları, Doc Marten gibi mücadele botları ile aynı zamanda satıştaydılar. Spor ayakkabılar, moda olan tarzlara alternatif olup, kendi tarz tanımını yaratarak, ayakkabı pazarından dev bir niş payı alıyordu.

Günümüzde bir kadın ayakkabılarını anlatırken, ‘’pembe stilettolarım’’, ‘’siyah loaferlarım’’ yerine ‘’Blahnik’lerim’’ ya da ‘’Clegeie’lerim’’ diyor. Bugün, ayakkabı seçimi modadan çok modacı seçimi ve tanınırlığı biçiminde.

Kaynak:

  • https://vintagefashionguild.org/fashion-history/shoes-the-sole-provider/